Tüm yeni doğan erkek çocukları öldürülse de, çaresizlik içindeki bir anneye Allah (cc) yardım etmişti…

Çok eski zamanlardı. Mısır ülkesinde zalim bir firavun yaşardı. Kendisinin ilah olduğunu söylerdi. Yerli halk Kıptileri kendisine secde ettirirdi. Dinsizlik bu Kıptilerin kanına işlemişti.

Mısır’da Kıptilerle birlikte İsrailoğulları da yaşıyordu. İsrailoğulları firavunu sevmiyorlardı. Firavun da İsrailoğulları’nı sevmezdi. İsrailoğulları devamlı işkence ve eziyet altındaydı. Firavun, sarayında zevk içinde yaşıyordu. Saraydakiler firavuna yalakalıkla meşguldü. Neşeleri yerindeydi. Ama o sabah bilginler acı bir haber vermişlerdi.

Başvezir:

– Ey ilahımız, diye söze başladı. Şu İsrailoğulları’ndan bu yıl bir erkek çocuğu dünyaya gelecek. O çocuk büyüyüp senin saltanatını yıkacak, dedi.

Firavunun kalbi korkuyla çarptı. Düşündü. Kendini çaresiz hissetti. Birden bu dalgın halinden sıyrıldı. Yüzünde şeytanca bir gülümseme belirdi.

Sarayın o muhteşem salonundaki sessizlik bir anda firavunun sesiyle bozuldu:

– Öldürün, bu yıl doğacak tüm erkek çocuklarını öldürün!

Askerler firavunun emrini alır almaz Mısır’ın sokaklarına dağıldılar. İsrailoğulları’nın yeni doğan çocuklarını arayıp bulmaya başladılar. Her yeni doğan çocuk öldürülüyordu. İsrailoğulları’ndan İmran’ın hanımı da hamileydi. Kocasıyla dertleşiyordu. Birden ağlamaya başladı.

– Çocuğumu öldürecekler, dedi. Kocası onu teselli etti.

– Allah (cc) bizi korur, dedi.

O anda İmran’ın karısının aklına bir çare geldi. Nil Nehri’nin kıyısında ıssız bir bağ var, doğumu orada yapacağım, dedi.

Kocası İmran düşünceli düşünceli karısını süzdü.

– Galiba başka çaremiz yok, dedi.

Gece karanlığında sessizce evden çıktılar. O bağa doğru ilerlediler. İmran büyük kızıyla birlikte karısını bağa bıraktı. Bazı akraba kadınlar da ertesi gece o bağa yardıma gittiler. Bir hafta sonra karısı bitkin bir halde eve dönmüştü. Ayakta duracak hali yoktu. Ağlayarak anlatmaya başladı:

– Üç gün önce doğum gerçekleşti. Bir oğlumuz oldu. Görmeliydin onu İmran. O gözleri, o bakışları görmeliydin. Dünya daha önce böyle bir güzelliği ancak Yusuf Peygamber’de görmüştür, dedi. Kocası İmran’ı büyük biri üzüntü kaplamıştı. Karısı anlatmaya devam etti:

– Onu doğurdum. Doyamadan ertesi gün sıkıca sarıp sarmaladım. Bağdaki sandığa yerleştirip Nil Nehri’ne bıraktım, dedi. İmran iyice heyecanlanmıştı.

– Sonra ne oldu, dedi.

– İşte o anda kızımızı sandığa takip etmesi içi görevlendirdim. O da sandığı kıyı boyu takip etmiş, dedi. İmran hemen kızına döndü.

– Kızım ne oldu, anlat, dedi.

– Baba, sandık nehirde ilerliyordu. Ben heyecandan ne yapacağımı bilemiyordum. Birden sandık yön değiştirdi. Firavunun sarayının bahçesine doğru ilerlemeye başladı. Az sonra sandık o büyük bahçenin kıyısında duruverdi. Sarayın hizmetçileri bahçede çalışıyorlardı. Çiçekleri sulayan bir hizmetçi “Bakın burada bir sandık var” diye bağırdı. Hep birlikte koşuştular. Sandığın başında toplandılar. Sandığı açtıklarında öyle şaşırdılar ki! “Bu ne güzel bebek! Bu ne tatlı bebek” diye bağırışıyorlardı.

İmran’ın karısı mutluluk gözyaşlarını sildi. Şimdi hepsi Allah (cc)’ın kendilerine olan merhametini düşünüyorlardı. Allah (cc), Musa (as)’yı korumuştu. Nil Nehri’nin suları onu yutmamıştı. Üstelik İmran ailesi sandığın nereye gittiğini de öğrenmişti.

 

FİRAVUN DÜŞMANINI KENDİ ELİYLE BÜYÜTÜYOR

Firavunun sarayında o gün bir bayram havası vardı. Herkes bu bebeği çok sevmişti. En çok da firavunun karısı Asiye mutluydu. Yıllardır bir çocukları olmamıştı. Mademki sandık, sarayının bahçesinde bulunmuştu. Öyleyse bu bebek onundu. Hemen bebeği bağrına bastı.

– Yavrum, canım yavrum, dedi ona.

Firavun olup bitenden habersizdi. Karısının yıllardır hiç böyle mutlu olduğunu görmemişti. Bu mutluluğunun sebebini sordu. Asiye olan biteni anlattı. Firavun şaşırmıştı. Karısının bu mutluluğunu bozmak istemedi. Sustu. Asiye çoktan firavunun boynuna sarılmıştı ve şöyle diyordu:

Kocacığım, bu bebek bizim bebeğimiz olsun. Onu kendi ellerimle büyüteceğim.

Firavun, Asiye’nin sözlerine hiçbir şey diyemedi. “Olmaz” diyecekti. Ama o zaman karısını yıllarca mutsuz edecekti. Karısını böyle görmek firavunu da mutlu etmişti. Allah (cc), Musa (as)’yı firavunun sarayında büyütmeyi dilemişti. Musa (as), firavunun sarayındaydı…

Musa (as)’nın büyümesi için süte ihtiyacı vardı. Hemen bir sütanne bulunması için saraydaki kadınlara haber verildi. Sütü olan saraydaki tüm anneler gelip Musa (as)’yı emzirmeye çalıştılar. Ama Musa (as) hiçbirini emmedi. Asiye sinirlendi. Tüm şehre haber salınmasını istedi. Bir sütanne bulunmasını emretti. Herkes Asiye’nin emriyle sütanne arıyordu. O sıra Musa (as)’nın kendi annesini sütanne diye getirdiler. İşte Musa (as) bu sütanneyi emmişti. Çünkü kendi annesiydi. Allah (cc) merhametini bir kez daha göstermişti. Zalimler kurdukları tuzakta başarılı olamamıştı. Musa (as) öldürülememişti. Üstelik Musa (as), öldürme emrini veren firavunun sarayında büyüyordu. Annesini emiyordu. Allah (cc), zalim firavun için bir Musa (as) yetiştiriyordu. Firavun kendi eliyle düşmanını büyütüyordu.

Please follow and like us: